Kaygı Ne Zaman Anormaldir?

 

      Zihnin ve bedenin tehlikelere karşı geliştirdiği en köklü hayatta kalma mekanizmalarından biri kaygıdır. Kaygının asıl amacı bizi korumaya, yaklaşan bir tehdide karşı uyanık tutmaya çalışmaktır. Nörobiyolojik açıdan baktığımızda; beyindeki amigdalanın olası bir tehdit hissettiğinde sempatik sinir sistemini tetiklemesi, vücuda adrenalin ve kortizol salgılatması son derece doğal bir fizyolojik süreçtir. Kalp atışının hızlanması, kasların gerilmesi veya nefesin sığlaşması, aslında organizmanın "savaş ya da kaç" moduna geçerek kendini koruma çabasıdır. Dolayısıyla kaygı, doğası gereği düşmanımız değil; aksine bizi hayatta tutmaya çalışan bir alarm sistemidir. Peki, bu faydalı alarm sistemi ne zaman ve nasıl bir yüke dönüşür? Kaygı nereye kadar normaldir? İşte bu kısımda yazıyı okuyanların durup şu soruyu cevaplamalarını istiyorum. ‘günlük hayatta yaşadığım kaygı durumlarının beni etkilemesine 10 üzerinden bir puan verecek olsaydım bu puan kaç olurdu?’ kendinize vereceğiniz puan 10 puana yakınsa aşırı kaygılı bir birey olabilirsiniz. 

       Günlük yaşamda sunum yapmadan önce hissettiğimiz hafif tatlı heyecan, yaklaşan bir sınav ya da iş görüşmesi öncesindeki gerginlik, bizi odağımızı toplamaya ve hazırlanmaya teşvik edebilir. Bu, kaygının işlevsel tarafıdır. Ancak normallik sınırı; kaygının şiddeti, süresi ve kişinin işlevselliğini ne derece kısıtladığı ile çizilir. Bize tehdit oluşturan somut bir durum yokken bile bu alarm sistemi sürekli çalmaya başladığında veya ortaya çıkan bedensel tepkiler aşırı bir boyuta ulaştığında, kaygı işlevselliğini yitirir. Artık kaygı bizi hayatın tehlikeli durumlarına karşı korumaktan ziyade kişinin hayatını sekteye uğratan bir gerçeklik halini alabilir. Klinik pratiğimde sıklıkla karşılaştığım temel kırılma noktası tam olarak burasıdır: Kaygının, kişinin gündelik hayat ritmini sekmeye uğratması. Örneğin; sabah saatlerinde önemli bir yolculuğa çıkacak bir danışanın, uyanır uyanmaz mide bulantısıyla güne başlaması, istifra edecek raddeye gelmesi ya da günlerce öncesinden uykularının kaçması artık normal bir hazırlık stresi değildir. Beden, zihindeki felaket senaryolarını gerçek bir hayati tehdit gibi algılamakta ve abartılı bir fizyolojik tepki vermektedir. Kişi evden çıkamaz hale geliyorsa, sosyal ilişkilerinden kaçınıyor veya karar alma süreçlerinde paralize oluyorsa; orada yönetilmesi gereken bir kaygı tablosu var demektir. Bu aslında hayatımızda kaygı olarak ortaya çıkan bir belirti olarak da değerlendirilebilir. Bursa Nilüfer’deki kliniğimizde dinamik kuram temelli yaptığımız çalışmalarda bu belirtilerin altında yatabilecek durumları anlamaya tanımaya yönelik çalışmalar yapmaktayım.  

       Kaygıyı tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak gerçekçi ve sağlıklı bir hedef değildir. Asıl amacımız, "kaygısız bir yaşam" yaratmak değil, "kaygı ile baş etme" kapasitemizi geliştirmektir. Zira kaygıyı bastırmaya veya yok saymaya çalıştıkça, o alarm daha yüksek sesle çalmaya başlar. Kaygıyı tanımak, onun bedendeki ve zihindeki izlerini okuyabilmek, yaşam kalitemizi yeniden kazanmamızın ilk adımıdır. Kaygı ile baş etme yöntemleri için sayfamda bulunan yazıma buradan ulaşabilirsiniz.

Not: Burada yazılanlar herhangi bir tanı ve teşhis içermez. Kl.Psk. Tarık H. GÜNGÖR bu yazıları bilgilendirme amaçlı hazırlamıştır. İç dünyanıza giden bu yolculuğu daha profesyonel bir şekilde ele almak için iletişim sekmesinden ulaşabilirsiniz.